Kendimi bulmak için yalnız çıktığım bu yolda… Hayır! Öyle olmadı. Çağırdım ama kimse gelmedi. Atım BMW F700 Gs ve ben.. O zaman yol başlasın.

Tabii ki önce uzun bir ön hazırlık safhası var. Edindiğim nasihatler ve gözlemlerim sonrasında her şeyim artık hazır. Planıma göre ortalama bir 10000 km beni bekliyor. Buna göre 25000 km yi aşmayacak lastikler, zincir yağı, H7 yedek lamba, 1.5 lt pet şişeye doldurulmuş yedek benzin, tüm param ve yedek anahtarları içeren sürekli üzerimde taşıyacağım minicik bir kese, 1.5 lt su (yolda şişeyi atmıyoruz), zincir-kilit, power bank, lastik köpüğü, açık renkte hidrolik görünümü… Arka balataları değiştirelim dediler ama anladığım bu balata hemen biten bir şey değil e o zaman yokuş aşağı değilse ön balataya ağırlık veririz diyorum. Yola çıkılan tüm kıyafet ve aksesuarlar yeni olmamalı, daha önce denenmiş ve yolda sürpriz yapmayacak olmalı çünkü yol yeterince adrenalin dolu. Ayrıca eski kıyafetlerle yola çıkıp gerektiğinde atarak ağırlık azaltmak mantıklı olacak.

Vee teker döner. 26 Mayıs 2019 Pazar. İlk geceyi Keşan’da geçirirken ben niye acaba kaşınıyorum diye düşünüp duruyorum.

Keşan yolu, kedi dibime geldi uyudu. Gitme mi diyor acaba?? Pantolonum da ne kadar temizmiş J

(27 mayıs pzt) Sabah olunca bu düşünceler yerini heyecana bırakıyor ve İpsala’dan yolculuğuma başlıyorum. İpsala’da bi abi ‘İşte kadın erkeklere hizmet etmek için yaratılmış yaratık değildir’ diyerek beni takdir ediyor. Takdirimi topluyor. Yunan’da viynet yok cevabımı alarak sınırı geçiyorum. Nereden bilebilirdim sonra annemin telefonuna ulaşıp burnunun fotoğrafını göndereceğini. İlk rota Halkidiki-Afitos.


Dedeağaç otobanı

Tavsiye üzerine aldığım 120 cm koruma demirini bağlayıp zincirimi yağlayıp otele yerleşiyorum, doğru denize.. Tam da oteldeki bayanın söylediği gibi kumsaldaki büyük kayanın solunda yerimi alıyorum. Su



ve kum gerçekten güzel.


Kedi Afytos’lu olunca oturuşu da bir başka oluyor canım J

Ertesi sabah (28 mayıs Salı) kahvaltıyı bolca yaparken resepsiyonda görevli bayan bana motorla nereden geldiğimi nereye gittiğimi soruyor ve ben de gurula cevaplıyorum. Gözlerindeki şaşkınlığı izlemek çok keyif verici. Bütün hikayenin İspanyolca öğrenme isteğimle başladığını söyleyince hee diyor dün koridorda duyduğum İspanyolca haber sesleri sizin odadan geliyordu demek ki..

Yola devam. Rotamız meteora.

Yunanistan’da da bizim gibi bol bol içilebilir çeşme var. Midemi ve pet şişemi doldurup hayrat duasını yapıyorum. Hazır duaya başlamışken ver elini Meteora…

Türk akınlarından kaçarken manastırlarını buraya kuruyor Yunanlılar. Hepsine az çok yaklaşıyorum. Birinde plakasını göremediğim bir ziyaretçi bana ingilizce helal olsun diyor J. Manastırlardan birine girmek için sıraya giriyorum ama etek giyme zorunluluğu nedenli vazgeçiyorum.

Yağmur düşmeden Parga’da olmam lazım.

Oluyorum da… Resepsiyondaki bayan yine şaşırıyor bana. Artık alıştım sanırım J. Çok şirin bu Parga. Yüzerek karşıdaki adaya geçmeler, misss gibi deniz, daracık şirin sokaklar, kale manzaraları …

Yine Türkler, yine Türkler…

(29 mayıs çrş) Parga’dan ayrılıp Tiran’a doğru yola çıkıyorum. Rezarta’yla buluşacağım yıllar sonra. 50-100 km de bir mevcut otoban gişelerine ödeme yaparak sonun da Kakavya’daki sınıra geliyorum.

Benzin daha ucuz olduğu için hemen boşaltıp doldurmadığım depomu dolduruyorum. Benzincide gördüğüm polise beden dili ile viyneti sorup olmadığını öğreniyorum. Yolda plakamı görünce bir kaç el sallayan oluyor. Durres ve sonrasında Tiran’dayım. Merkezde bir göbek var ve tam kapanın elinde kalma usulü bir geçiş var. Arkamdan biri oturtmadan Rezarta’nın evine ulaşıyorum. Güvenlik arkadaşımı bildiği için beni otoparka alıyor. Ve uzun süreden sonra…..

Eskiyi yad edip akşam dışarı çıkıyoruz. Kısa bir Tiran turundan sonra bana mis gibi bir balık ziyafeti çektiriyor arkadaşım ve eşi. Hem çan hem ezan sesleri geliyor sokaklardan.

(30 mayıs prş) Avlonya’dan kalkan feribota bineceğim. Ev sahiplerini işe yolladıktan sonra erkenden yola koyuluyorum yine. Yollar belki çok çok güzel değil ama ücretsiz şimdilik. Biraz erken gelmişim. Süper bir benzin istasyonu bulup kahve, benzin, internet, tuvalet,lastik havası ihtiyaçlarımı gideriyorum. Çok mutluyum yani. Biletimi alıyorum limandan ama daha iki saat var. Biraz küçük parkta oturup lastik basıncını yanlış hesapladığmı farkediyorum ve bi benzinci ziyareti daha yapıyorum. Evet saat geldi. Biraz girişte uyuz davranıp bana Arnavutluk’a girişimin pasaportta olmadığını söylüyorlar ben de yukarıdaki sınırdaki fotoğrafı gösteriyorum. Zaten sonra fark ediyorum ki pasaportta da varmış. Neyse az beklemeli de olsa işlem tamam.

Daha 6 saat yolum var. Kendimden emin bir şekilde bottaki resepsiyona, sanırım bana oda anahtarı vermeniz gerekiyor diyorum. Görevli bilete bakıp sizin kamaranız yok ki diyor. Bozuluyorum ama çaktımıyorum J.

Sazan adasının kenarından süzülüyoruz ve bekle bizi birindisi. Adriyatik’i geçerken ben… J

Arnavut bir anne kızla tanışıp her dilden biraz biraz da beden dili ile konuşuyorum. Yavaş yavaş kara görünüyor gün batımı ile birlikte. İyi oldu zaten yeterince sıkılmıştım.

Hava kavarıyor ve Brindisi’ye varıyoruz. Kısa bi çanta kontrolü yapıyor polisler. Öylesine. Hızlıca otelime doğru yol alıyorum. Ev sahibi ile önceden yazışıp wifi kodunu almıştım. Tüm çabam telefonu açmamak için. İtalyan filmlerinde taş döşemeli dar sokaklar vardır ya işte tam da o sokaklardan geçerek birinde durup motoru park ediyorum. Odayı yürüyerek bulacağım.

Yan tarafta bir iş toplantısı sonrası eğlencesi gibi şık giyimli adamlar ve bayanlar var. Hepsi bana bakıyor. Yardıma ihtiyacım olup olmadığını soruyorlar kibarlarım J. Kibarca teşekkür eder etmez hemen yan taraflarının kalacağım yer olduğunu fark edip ev sahibini arıyorum. Sonra motoru getirmek için döndüğümde o motor cenneti italya’da o az önceki adamların ilgilerini çekiyorum. Akordiyon çalan bi adam TR plakayı görünce bana Arnavut olduğunu söylüyor. Bu arada ev sahibi geliyor. Giuseppe. Gerçekten çoook yakışıklı. Akordiyonlu adam ”oo arkadaş??!!” diyor. No arkadaş diyorum. Giuseppe de şaşkın arkadaş ne diye soruyor.

Oda çok otantik, o da J

31 mayıs Cuma sabahı biraz Birindisi’yi dolaşıyorum.

Yine Türkler yine Türkler J

Yağmur başlayacak…

Yola koyuluyorum. Bari’ye kadar otobandan giderek sonrasında yan yoldan devam ediyorum. Hedefim Pescara. Yol boyunca çok denize girilecek mekan yok. Zaten deniz de oldukça dalgalı görünüyor. Genellikle yol boyunca ekili dikili alanlar var. Dikkatimi çeken ise gördüğüm zenci erkeklerin bisikletle gittikleri ve zenci kadınların da yol kenarında ekmek parası için küçük kıyafetlerle otostop çektikleri. Ara ara yağmur yiyorum ve yan yol uzun sürdüğü için Pescara’ya yaklaştığımda yol çok güzel virajlı ve sahil kenarı manzaralı olmasına rağmen yorulduğum için kısmen tadını çıkarabiliyorum. Sonunda otelime ulaşıyorum ve tabi ki uyuyorum. Ertesi sabah (1 Haziran Cts) Pescara sahili..

Bu da en uzun yaya geçişli köprüsü..

Artık otele dönüp yola çıkayım, malum yolum uzun. Hiç polemiğe girmeden direkt otobandan Piacenza’ya doğru yol alıyorum. Yaklaşık 400 km gittikten sonra çıkış sapağını kaçırarak bir 15 km daha ileri gidip dönmek zorunda kalıyorum ve 35 civarı Euro’yu da seve seve gişelere bırakıyorum. Piacenza ayrımını kaçırma ve dolayısı ile ekstra yaptığım 30 km ve gişe ücreti sonrası sonunda otelime varıyorum. Burada 2 gün kalacağım. Domino taşı dizerken aralarda fazla yıkılmayı engellemek için sigorta taşlar konur ya, özel bir adı var mıdır bilmem? İşte o sebepten 2 gün kalacağım burada J

Ertesi gün (2 haz pz) meydanda askeri bir tören var.

Seyredip yürümeye devam ediyorum. Avrupa’da bir nehir. Soldan sağa 2 harf. Evvet ‘Po’.

Kabristanları da böyle aile aile ayrılmış. ”Ölüme yaşamdan geçilir” gibi bişi…

Yürürken bir kumarhaneye bakayım dedim ama yol uzadıkça uzadı. Varınca içerideki görevli çok ilginç ben sizi gelirken gördüm dedi. O da bisikletle geçiyormuş. Ben da ‘aa çok ilginç’ dedim. Neresi ilginçse 2 saattir yürüyorum yol kenarında görmeyen kalmadı. Dönüş yolunda bizim meşhur terzi kasının kemiğe büründürülmüş hali ile karşılaşıyorum.

3 Haziran, hedefimiz Cannes. Ben sınırı geçerken…

Biraz otoban biraz ücretsiz yol derken biraz da Nice’e de uğrayıp

hedefime varıyorum. Tam yeri hatılamıyorum ama bu yol üzerinde bir benzin istasyonunda durduğumda mükemmel türkçeli bir adama rastlıyorum. Diyarbakırlıymış Ermeniymiş. Hanımı da alıp yerleşmiş Fransalara. 35 yıl olmuş artık dönemezmiş. Ama en çok çocuklarımın Türkiye’de yetişmesini isterdim buradakiler çok saygısız diyor. Ben de yeni nesil artık öyle deyince yok diyor buradakiler daha kötü.

Antibes üzerinden Cannes e varıyorum. Kalabalık. Sokaklarda siren sesleri kavga eden adamlar da mevcut. Otel cücük kadar ve resepsiyonda çok da sempatik olamayan insanlar var. Motorunu kaydır motorunu şuraya al. Dur daha yeni geldim bir nefesleneyim. Denize girip odada duş alayım derken duş başlığı kafama düşüyor. Görevlilere söylüyorum söylemesine ama aa deyip motoru kaydır a getiriyorlar mevzuyu. Ben ellemeden düşeydi olay çıkarırdım da neyse… Omzumun kasları koptu sandım. Velhasıl, motordan eşyalarımı alırken yanda üç Türkçe konuşan çocuk birbirlerine beni göstererek sorsana diyorlar festival yeri nerede?. Biri yanıma yaklaşıyor. I’m sorry, do you know… Hoop bilmiyorum diyorum, A Türkçe konuştu oluyorlar. Yahu diyorum baksanıza plakaya. (Plaka onlara dönük). AA eskiişehir diyorlar.. Yok Erzurum muhabbetinden sonra Erzurumdan mı gelidin diye şaşırıyorlar. Yok canım İstanbul’dan diyerek şaşkınlıklarını alıyorumJ. Sonra sahile doğru yürüyorum.

İşte festival alanı. Kendisi Mayıs’ta oluyormuş.

Le Vieux limanından yürüyerek


Le Suquet (Eski Şehir) e doğru devam ediyorum.

Vee Cannes kalesi..

4 Haziran Salı erkenden yola koyuluyorum. Hedef Toulon –Cassis üzerinden Marsilya ve sonrasında narbonn.

Cassis

Parc national des Calanques de böyle muhteşem bir koy var. Es geçer miyim?

Önümde oğlu benim yaşlarımda bir ana oğulun mayolarını değiştirmeleri ilginçti J

Marsilya çok hoşuma gitti. Ayrıca gelinmeli .Ama şöyle bir şehir içinde turlayayım şu aynalı mimariyi göreyim derken…

Yanlışlıkla limanı geçen tünele giriyorum .Hoop 2.9 euro . Neyse görmüş olduk derken yandan bir Mercedes ve içinde ne türk ne fransıza benzeyen insanlar pencereyi açıp bana türküye türküye diye tezahüratta bulunuyorlar. Pek gururlanıyorum. İyi yanlış girmişim tünele diye de bir düşünüyorum. Tabi tünelden dönüşüm yine 2.9 euro. Artık Narbona geçeyim derken yine çatalı kaçırıp tünele giriyorum. Artık diyecek bir şey yok J

Hava kararmak üzereyken ben Narbon’dayım. Garip bir yerde kalıcam aslında zengin bir site içinde ama.. Kimseyi bulamayınca önce bana havlayan köpeği takip edip sahibine ulaşıyorum. O benim adıma otel sahiplerine ulaşıyor. Beni görünce şaşırıyorlar. Otel dolu görünüyor internette ama benden başka kimse yok. Mekan otantik ama korkutucu. Bir de kapı kitenmiyor ya..

Hatta sabahlar olmaz diye içecek bir şeyler alıp geleyim diyorum yakınlarda yok. Yolda koşan adama yol soruyorum. Ortak bir dile anlaşamayınca adam bana koşarak eşlik ediyor ve yolu gösteriyor J. Amma da pahalı burası yahu.

Ertesi sabah (5 haz çrş) erkenden ver elini Andorra..

Rivesaltes

Fontpedrouse

Sauto





Nasılss

Nasıl güzel motor yolları değil mi? Son fotou çekerken otobüsün geldiğini görüp bir topluklamam var akıllara zarar J Yoksa arkasına takıl dur.

Porta,



İşte benim memleketim Andorra . Bayıldım. Sizi fotoğraflarla baş başa bırakıyorum.

Otelden merkeze yürürüm demiştim ama dağ yollarında kayboluyorum

Sonunda merkeze ulaşamadım geri dönüş yolunu bulup dönüyorum ama çok açım. Otelde yiyeyim deyince yok caracol yok domuz yok mide derken sonunda sütte pişmiş benim için normal bir et dolusu tabağı süpürüyorum.

Ertesi sabah (6 haz prş) erkenden abimi Barcelona havaalanından almak üzere yollara düşüyorum. Çok soğuk .. İşte pet şişemi misss gibi dağ suyu ile doldurmak için durduğum çeşme kenarında çektiğim foto herşeyi anlatıyor.

İspanya sınırından geçerken bile hala donuyorum (ama yine de benzinimi çıkmadan dolduruyorum)
(les valls de valira)

Telefonların internetlerini açmadan abimle havalimanında buluşmayı başarıyoruz J. Artık yola büyük bir artçı ve onun çantaları ile devam edeceğiz. Havalimanından tarragona ya doğru yol alıyoruz. Bir yol kenarı kafede durup birşeyler atıştıralım diyoruz ve kafede tanıştığımız bir amca bize kendi motorlu ile eşlik ederek sahil kenarının gösteriyor. Dalgalı denizimize girip yola aşağıya doğru devam ediyoruz. Ve konaklayacağımız otelimize yerleşiyoruz.

Gün sonuna abimin sen ne istersen onu yapalım deyip akabininde uykuya dalması damga vuruyor. Ertesi sabah (7 haziran cuma) valensiyayı kumarhane molası nedenli gezemeyerek bizi ibiza ya götürecek olan feribotumuza valenciya limanından yerleşiyoruz.

Öncesinde önünde fotoğraf çekme çabasına girdiğimiz kendi feribotumuz diye düşündüğümüz büyük gemi çekiliyor ve bizim küçük emektar görünüyor. Ufak bir hayal kırıklığı oluyor tabi. 6 saat sürecek yolculuğu önce açık alanda oturarak sonrasında küçük kamaramızdaki ranzamızda geçiriyoruz. 8 haziran cumartesi sabahı İbizaya varıp yerleştikten sonra küçük feribotla Formentera’ya geçmeye karar veriyoruz.

Çok güzel ortam. Çıplak arkadaşlarla birlikte kayalıkların üzerinde güneşlendikten sonra J seyyar satıcıdan mojitomuzu yudumlayarak deniz keyfimize devam ediyoruz.

Far de la Mola’da meşhur fener

Fenerin yanındaki cafede tostlarımızı yedikten sonra

İbizamıza geri dönüyoruz. 9 haziran Pazar İbiza kalesinden adanın görünümü.

10 haziran Pazartesi ibizanın güzelim sahillerini güzel güzel dolaşıyoruz.

Playa puerto san miguel (ama karşı toprak yoldan gidilerek yine aynı koya bakan sahil, mükemmeldi)

Sant josep de sa talaia

11 haziran Salı mütevazi botumuzun arkasında bu sefer gündüz gözüyle olan yolculuğumuzla valnciyaya dönüyoruz.

Rotamız requena.. Dondurucu soğuk bir yolculuğun ardından kasaba içinde doğa içinde şirin otelimize yerleşiyoruz. Kaldığımız otelin nostaljik müzik kutusu

12 haziran Çarşamba Madrid yollarındayız

Vee günün sonunda bizi Ken Nur çifti karşılıyor. Ve bizleri 4 gün evlerinde misafir ediyorlar. Miss gibi türk yemekleri mi desem daha da güzel sohbetleri mi desem beraber yaptığımız motor gezileri mi desem.. Herşey için bu güzel aileye çok teşekkür ederim J. Beraber Madrid, Segovia, Chincon, Aranjuez, Toledoyu geziyoruz.

16 haziran Pazar akşamını mükemmel insanlardan ayrılarak zaragoza da geçiriyoruz.

La magdalena

17 haziran pazartesi sabahı aljaferia palace ı dolaşıp

İspanya pirenelerinde torla ya

soğuk ama virajlı ve güzel yollardan geçerek varıyoruz.

Torla da tertemiz akan nehirin soğuk sularına bırakalım kendimizi diyoruz ama insanlar nasıl boğuluyormuş ufak da olsa bir fikir sahibi oluyorum J.18 haziran Salı akşamı andorradayız. Ve 19 u abimle ayrılma vakti ve ben yine yollarda kız başıma…

Canillo

Carcasson üzerinden

Donzere ye doğru yol alırken lezignan –corbieres taraflarında yolda karşılaşıp selamlaştığım abla

19 haziran akşamını montelimar yolundaki donzere de şirin mi şirin bir butik otelde geçiriyorum . akşam yemeğim ise yoldan aldığım güzel görünümlü ama bir o kadar lezzetsiz çilek.

20 haziran Perşembe sabahı savasse deki meşhur lavanta bahçelerinin miss gibi kokularını içime çekerek

Soluğu Fransız Alplerinin batı sınırı Mont de Lans ta alıyorum. Ve Mizöne doğru devam ediyorum.

La grave

Sonunda yeniden italya sınırına giriyorum. Yalan yok fransa dan uzaklaşmanın daha kendime yakın hissettiğim insanların arasına katılmanın hafif bir mutluluğu var içimde. Hem kahve hem tuvalet molası vermek için yol üzerinde sessiz bir kasabada mola veriyorum. Restaronda kimse yok bi garson amca var. Kahve 1 euro tutup ben 5 euro verince biraz sinirleniyor. Bozuk yok. Tamam birdahaki sefere diyor. Nasıl olacaksa J. Bir de fiş kesiyor eski usul. Helalleşip ayrılıyoruz.

Yoluma torin üzerinden devam ederken küçük bir fırtına ve yağmur sağnağına denk geliyorum. Güzelce yağmurumu yedikten sonra bir benzin istasyonuna sığınıorum. Çok yakışıklı bir İtalyan arkadaş kocaman bmw si ile kuru vaziyette yağmurun dinmesini bekliyor. Onunla güzel bir söyleşiden sonra arkadaşları geliyor. Beni onlarla tanıştırırken o ve arkadaşları beni onere ediyorlar. Mevzuyu sulandırıp şımarmamak için yağmur hala hafif çisilderken oradan ayrılıyorum. Köprü altlarını arabalar kapattığı için bir yer edinmekte zorlanarak venedike ulaşıyorum. Venediğe son 1 saat kala ana yola bağlanırken bir kamyon şoförü yolunu aldığım için pek sinirleniyor. Şaşırıyorum ve hemen oaradan uzaklaşıyorum.

Vee Slovenya sınırından geçiyorum. Yaklaşık 3saatlik Slovenya turundan sonradan viynet için ceza kesildiğini ve yakalanmadığımı çok sonraları öğrenip seviniyorum.

ije

Vee yaklaşık 10 saat yolculuk sonrası Opatija. Otele varmadan önce yolda bir motorsikletli yolumu kesip türk olup olmadığımı soruyor. İleride durup arkasından takip eden toplam 4 kişi ile birlikte kısa bir sohbet yapıyoruz. Avusturyadan gelmiş türkler beni tebrik ediyorlar J.

Denizi güzel ama sevmedim. İlçe de fazla modern.

Kaldığım otelde Bosna Hersekli bir aile var. Onlarla kısa bir sohbetimiz oluyor. Ama en çok köpeklerini sevdim J. 22 haziran cumartesi sabahı Zagrep’e otabandan değil de dağ yolundan devam ediyorum. Eski model bir araba grubunun toplanma günü sanki yolda bunların konvoyuna ve selamlayan halka rast geliyorum. Bi ara bana el sallıyorlar diye düşünmüştüm halbuki J. Yolda lokve taraflarında bir göl manzarasına denk gelip hemen fotoğraflıyorum.

Zagrep’e vardığımda yağmur çisildiyor. Bir mola verip birşeyler içeyim diyorum. Yollarda tramvay rayları var. Tam insanlar bu yollarda kaza yapmıyor mu diyorum derken bir ara trafik tıkanıyor. Araba-tramvay kazası olmuş. Yağmur şiddetlenince bir binanın pervazına sığınıyorum. Yoldan geçen adam Türkiye den geldiğimi öğrenince orada sokakta çok köpek var diyor. Seviyoruz hayvanları diyorum J.

Kafede Euro geçmediği için Allah razı olsun abimin kredi kartından diyorum.

O gece Nova Gradiskada köyden bozma bir ilçede bir petrol ofisi komşuluğunda çok sempatik olmayan bir otelde konaklıyorum. Gece başlayan sağnak ve şimşekler ertesi sabah da hala devam ediyor. (23 haziran Pazar). Yola çıkmam gerekiyor. Yağmurun dinmesini bekliyorum ama mümkün değil. Az bir azalınca yola koyuluyorum. Yağmur giderek artıyor ve ben navigasyonu takamadığım için önce bir kayboluyorum. Daha sonra bir benzin istasyonuna sığınıp depomu dolduruyorum. Yine ağabeyimin kredi kartı sağolsun. Pompacı acınaklı gözlerle bana bakıyor ve ben elveda diyerek yağan sağnakta ve birbiri ardına patlayan şimşekler arasında gözden kayboluyorum. Daha 10 dakikada cüzdanım dahil herşeyim sırılsıklam zaten. Zar zor otoban gişelerini bulup gişe memurunun yardımıyla biletimi ıslatmamaya gayret ederek çantama yerleşitip ıslak yolculuğuma devam ediyorum. Nice sonra yağmur azalıyor ve ben güneşi hissettikçe mutlu oluyorum. Sırbistan sınırından geçip Belgrada doğru yol alıyorum.

Otelime varıyorum ve otelde kronik kalan bir Hintli müşterinin yardımıyla içeri giriyorum. Öğlen Belgrad merkeze Pancevo köprüsünden yürüyerek Tunayı geçerek gidiyorum.

Tarih kokan Belgrad

Aziz Sava Katedrali

Belgrad ve kalesi

Damat ali paşa türbesi

Sonra yavaş yavaş yine yeniden yağmur başlıyor

Önce bir ümit yağmur diner diye bir binanın pervazına sığınıyorum. Sonra yavaş yavaş sular yükselmeye başlayınca ümidimi yitiriyorum (yerel para birimi elimde yok), bir resorana girip hem aç karnımı doyurmak hem de mevcut paralarımla beni otele götürecek taksi ayarlamalarını isteyecektim. Fakat restoranın 2 art niyetli garsonunun kötü tavrı ile sinirli bir şekilde oradan ayrılıp yoldan aldığım keki yiyerek yağmurda otele doğru yürümeye başlıyorum. Köprüden geçerken bir araba özellikle üstüme yerde biriken suyu sıçratmak için önce yavaşlıyor ve sonra hızlanıyor ve o su benim başımdan aşağı iniyor. Tam sinirden Sırplara karşı olan düşüncem değişecekken yine köprüde karşılaştığım bir çocuk bana şemsiyesini, vermeye çalışınca gözlerim doluyor. Heryerde herkes var. Akşam otele vardığımda otel komşum Robin ile Belgrad da yüzer disko tarzında eğlence mekanlarına gidiyoruz. Kızlar gerçekten çok güzel. Çok geçe kalmamam lazım yarın erkenden yola çıkacağım. Ve 24 haziran pazartesi sabahı otel ekibi ile vedalaşarak Nis e doğru yola çıkıyorum. ve Niş..

Kale ve bali bey camii

Merkezde gezerken ıspanaklı börekten kıl çıkıyor ve yerine de domuz etli pizzayı yemeyince ufak bir tartışma ile lanet olsun diyerek dükkandan ayrılıyorum. Ertesi gün 25 haziran Salı Usküp’e doğru yola koyuluyorum sınırı haritada görünen yan yoldan geçeyim diyorum. Ama yol bitiyor. Akşam teleziyonda Hırvatistan’ın nasıl selden zarar gördüğünü ve nasıl ucuz atlattığımı görüyorum.

Uzun etin yahnisi yani.

Üsküp, çook sevdim. Hem yemekleri hem insanları hem tarihi …

Taş köprü. Eski ve yeni şehri birbirinden ayırıyor.

Yine yağmur yiyorum ama önceki hikayelerimden tecrübelerim itibariyle bu yaz yağmuru J. Destan rastoranda yemek et suyuna çorba ve peynir rendeli salata yiyiorum garson çocuklar kıtlıktan çıkmış gibi yememi şaşırarak izliyor. Ne çok özlemişim memleket yiyeceklerini. Bizleri çok seviyorlar. Herhangi bir vakit namazında camiden genç genç çocuklar çıkıyor. Oteli işleten temiz yüzlü çocuk bile namaz vakitlerini kaçırmıyor.

Gazi Isa bey camii

Kale

Mustafa paşa cami. Bu camiyi gezerken tanıştığım ufaklık hakikaten beni duygulandırdı.

Güzel Usküpümden ayrılıp soluğu bir uçtan memleketim Selanikt’e alıyorum (26 haziran Çarşamba). Atatürk’ümün evi ;


Konaklayacağım kavalaya doğru devam ediyorum (Eleftheres)

Kavala

Gecesi de gündüzü de güzel. 27 haziran Perşembe Gündüz yüzerken yunan halkının denize kaçan topunu kurtarıyorum. Sonraki topun kaçması üzerine halk yine dönüp bana bakıyor. E yine kurtarıyorum tabi. Otelde motorumu park etmek için konuşmaya Frasız motorlu çifte de bir Türk havası atıyorum tabi J. Sokaktaki karpuz satıcı da bana İstanbul sokaklarını hatırlatıyor.

28 haziran feribotla keremetli den geçtiğim tasos adasındayım. Marble beach

Adanın batı yakasındaki otelimden görünüm

Otel sahibine başta çok ısınamasam da sonrasında çok güzel ayrılıyoruz. Bu batı tarafı çok sulak şaşırılmayacak gibi değil bir ada için.

Yolda bulduğum lavantaları toplayarak çantama atıyorum ki uzun yolculuk kokusu biraz azalsınJ. Yolda erik ağaçlarından besleniyorum. Çeşmelerden suyumu dolduruyorum.

Sonra abim de tekrar eşlik ediyor kalan yolculuğuma

Bir gece de beraber batı tarafında kalıp denize giriyoruz. Sonra artık 30 haziran Pazar eve dönme vakti geliyor.

Yunanistan çıkarken bir camilerin olduğu Müslüman mahallelerden geçerken sonrasında da kiliseli mahalelerden geçiyoruz. İçi içe ve beraber yaşıyor olmaları çok güzel.

Badireli bir İpsala geçişinden sonra artık memleket topraklarındayız. Ne de çok özlemişim insanlarını, yemeklerini. Memleket gibisi var mı?

Sergul Ulus